|
Yıldızların Doğduğu Yer
Orion
Hubble
Uzay Teleskobu'nun bulanık görüntü özünün, sekiz yıl önce,
düzenlenen olağanüstü başarılı bir uzay seferiyle, düzeltilmesiyle
birlikte astronomi araştırmaları için yeni bir dönem başlamış oldu.
29 Aralık 1993 tarihinde, göyüzünün en parlak bulutsusu olan Orion
Bulutsusu'nu araştırmak üzere yönlendirilen Hubble, bulutsuyla
ilgili birçok gizemin ortaya çıkarılmasını sağladı.
OrionYıldızları da bizler gibi doğar,
yaşar, yaşlanır ve ölürler. Yıldızları oluşturan ham madde ise,
yıldızlararası boşlukta bulunan gaz ve tozdur. Bu gaz ve tozun daha
yoğun bulunduğu bölgelere ise bulutsu ismi verilir. Bulutsular,
evrendeki temel madde olan hidrojenin dışında, daha ağır elementleri
de içerirler. Bu ağır elementler, daha önce yıldızların içinde
üretilmişler ve bir süpernova patlaması ya da diğer nedenlerle uzaya
savrulmuşlardır. Yani bu olayı, çok büyük bir ölçekte gerçekleşen
bir geri kazanım olarak düşünebiliriz.
Yıldızları oluşturan bu yoğun
gaz ve toz bulutları, çok düşük sıcaklıklarda olmalarından dolayı,
karanlık bulutsu olarak adlandırılılar. Tipik bir karanlık bulutsu,
birkaç bin güneş kütleseni içerir ve yaklaşık 30 ışık yılı çapında
(1 ışık yılı yaklaşık 10 trilyon kilometredir) bir hacim kaplar.
Bulutsunun içerisindeki madde, yaklaşık %74 hidrojen, %25 helyum, ve
%1 daha ağır elementlerden oluşur. Kızılötesi dalgaboyuda yapılan
gözlemler, böyle bir bulutsunun sıcaklığının yaklaşık 10 Kelvin
(-263°C) olduğunu gösteriyor.
Bulutsunun bu kadar soğuk
olması, içerisindeki atomların çok yavaş hareket etmeleri demektir.
Eğer, herhangi bir şekilde, bulutsunun içerisindeki bir gaz ve toz
yığını, çevresindeki maddeden daha yoğun bir hale gelirse, kütle
çekiminin etkisiyle, bu yığınla birlikte, çevresindeki madde de
sıkışmaya başlar.
Sıkışmanın etkisiyle giderek yoğunlaşan
gaz ve toz bulutunun merkezindeki sıcaklık kritik değere ulaştıktan
sonra (10 milyon Kelvin) nükleer füzyon başlar. Bu sırada, hidrojen
atomları, helyum atomlarına dönüşürken, büyük miktarlarda enerji
serbest kalır. Merkezden kaynaklanan bu enerji içeriden dışarıya
doğru bir basınç yaratarak, bulutun daha fazla sıkışmasını engeller.
Yeni bir yıldız doğmuştur.
Bu nükleer fırının etrafını
saran gaz ve toz bulutu ise açısal hızından dolayı bir disk halini
alır. Daha sonra, bu madde, yıldızdan kaynaklanan yoğun ışınımın
yarattığı basınçtan dolayı uzaklaşarak yeniden yıldızlararası
boşluğa dağılır ve içerisideki parlayan kütle açığa çıkar.
Kışın, kuzey yarımkürede
gökyüzünün en parlak ve belki de en romantik takımyıldızı olan
Orion, binlerce yıldır gözlemciler için ilgi çekici bir hedef
olmuştur. Milattan önce 2000 yıllarında Yunanlılar takımyıldızı
oluşturan yıldızları birleştirmiş ve bunun bir avcıya benzediğine
karar vermişlerdir. Orion bulutsusu avcının belini temsil eden üç
yıldızın altında, avcının kılıcını oluşturan üç ışıklı noktadan
ikincisi olarak göze çarpar. Bulutsu, gaz ve toz karışımı yapısıyla,
56 trilyon kilometre uzunluğunda bir alan boyunca yayılmaktadır ve
çerisindeki genç yıldızlar sayesinde parlamaktadır.
Bir yıldızın rengi sıcaklığına
bağlıdır. Güneş, sarı renkli ortalama bir yıldız olup, yüzey
sıcaklığı sıcaklığı 5.800°C'dir. Avcı'nın sol dizini oluşturan Rigel,
mavi-beyaz renkli bir yıldızdır ve yaklaşık 10.000 °C'de
parlamaktadır. Rigel gibi büyük kütleli, sıcak yıldızlar yakıtlarını
çok hızlı yaktıkları için kısa sürede kendilerini tüketirler.
Büyük kütleli yıldızlar
yaşamlarının son evrelerinde helyumu karbona, karbonu da demire
dönüştürürler. Daha sonra bunlar, yaşlı ve şişman Betelgeuse gibi
kırmızı dev haline gelirler. Avcının sağ omuzunda yer alan
Betelgeuse soğuktur; yüzeyindeki sıcaklık sadece 3000°C'dir. Bir
yıldızın içindeki nükleer fırın söndüğü zaman, çekim kuvveti
yıldızın çökmesine ve büzülmesine neden olur. Bu hızlı büzülmeden
dolayı serbest kalan enerji, büyük bir patlamayla sonuçlanır ve bir
"süpernova" olarak ortaya çıkar. Patlama eğer bir gaz ve toz
bulutunun yakınında gerçekleşirse, şok dalgaları bu bulutu
sıkıştırıp yoğunlaşmasını sağlayabilir ve yıldız oluşum döngüsü
böylece sürüp gider.
Hubble'la yapılan ilk gözlemler, Orion'la ilgili gizemin
ortaya çıkarılacağı konusunda oldukça ümit vermiştir. Hubble'ın ilk
görüntüleri, bilinmeyen bir dizi parlak cisimle
doludur. Dağınık bir şekilde yerleşmiş
bu düzensiz noktaların, aynı Galileo'nun, teleskobundaki mercekte
bulunan hava kabarcıklarını Jüpiter'in uyduları zannetmesi gibi,
önceleri teleskobun optik alıcılarındaki bozukluktan kaynaklandığı
düşünülmüştür.
Houston Üniversitesi'nde
çalışmalarını sürdüren ve yaklaşık 30 yıldır Orion Bulutsusu
üzerinde çalışan Robert O'Dell, bu cisimlerin, genç yıldızların
etrafında dolaşan; gaz ve toz karışımı içeren gezegen sistemleri
olabileceğine karar vermiştir. Eğer O'Dell haklıysa, evrenin başka
bir yerinde yaşam bulunması olasılığı artıyor demektir. Çünkü sadece
gezegenler, DNA oluşumu ve çoğalması için gerekli yoğunluğa sahiptir
ve bilindiği kadarıyla yaşam için uygun sıcaklıklar sadece
gezegenlerde bulunur.
Robert O'Dell, Hubble'la
yapılan gözlemlerde hiçbir yanıltıcı cisme rastlanmadığını, Orion'u
olduğu gibi gözlemlediklerini ancak beklenmedik bazı bulgularla
karşılaştıklarını belirtiyor.
Bulutsunun merkezinin bir
bölümüne yapılan ilk sağlıklı gözlem sonucunda 110 yıldız ortaya
çıkarıldı ve bir sürprizle karşılaşıldı. Bunların 56'sı ince ve
küresel bir bulut katmanıyla çevriliydi. Daha önce belirlenen parlak
nesneler bu çatlak görünüşlü cisimlerdi. O'Dell, bunlardan başka,
teleskobun keskin gözünün bile farkedemediği, yakın yıldızların az
miktarda aydınlattığı birkaç cisim daha gözlemlemeyi başardı.
Bulutlar her ne şekilde
açıklanırsa açıklansın, bunların içinde bulunan yıldızlar -ve tüm
diğer yıldızlar- Orion'daki gaz moleküllerinden Güneş
Sistemi'mizdeki gezegenlere kadar tüm maddelerin asıl kaynağını
oluşturur.
Galaksimizin sarmal kolları
içinde dağılmış pek çok yıldız toplulukları olmasına rağmen, hiçbiri
Orion Bulutsusu kadar "canlı" değildir. Bize uzaklığı yaklaşık 1500
ışık yılı olduğu halde, kışın çıplak gözle bile gökyüzünde
kolaylıkla fark edilebilir.
Galileo 1610 yılında
teleskobunu Orion takımyıldızına çevirdiğinde bulutsuyu nasıl
olduysa farketmedi. Aynı yıl, bir amatör astronom olan Fransız hakim
Nicolas-Claude Fabri de Peiresc, Galileo'dan aldığı bir teleskopla
bulutsuyu keşfetti. Bir teleskoptan bakıldığında, bulutsu renksizmiş
gibi görünür çünkü içerdiği azot ve hidrojen'den dolayı kırmızı
renkli olan dış kısımlar parlak olmadığı için gözlerimiz tarafından
algılanamaz.
Bulutsu, aslında çoğunlukla hidrojenden oluşmuş olup daha
az miktarda olmak üzere
helyum, karbon, azot ve oksijen içeren sıcak ve parlayan bir gaz
bulutudur. Bu gaz bulutu kendisinden daha geniş ve karanlık bir gaz
ve toz bulutunun içinde bulunur. Su ve karbonmonoksit de dahil
onlarca sayıda molekülün varlığı, bu gaz ve toz bulutunun
yıldızların oluştuğu maddeyle yüklü olduğunu gösteriyor.
Bulutsunun aydınlık kısmının
topografyası oldukça düzensizdir. İçerdiği sıcak gazlardan gelen
morötesi ışınlar özellikle moleküler bulutun ince olduğu yerlerde
bulutsunun genişlemesine yol açmaktadır.
Orion'a baktığımızda aynı
bizim Güneş Sistemi'mizin de bir zamanlar içinde yer aldığına benzer
bir "yıldız fabrikası" görüyoruz. Orion Bulutsusu'ndaki yıldızların
çoğunluğu, 300 000 ile 1 milyon yaşındadır ve genç olanları
genellikle kırmızı renkli ve küçük kütlelidir. Bir kıyaslama yapacak
olursak, bizim ortayaşlı güneşimiz 4.5 milyar yaşındadır.
Trapezium olarak adlandırılan
dört büyük kütleli yıldız bu yıldız fabrikasının çarpan kalbini
oluşturuyor. En büyükleri olan Teta 1C Güneş'ten 20 kat daha fazla
kütleye sahiptir ve 100 000 kere daha parlaktır. Bu yıldız tek
başına bütün bulutsuyu aydınlatabilir. Trapezium'u oluşturan ve bir
milyon yaşından daha yaşlı olmadıkları tahmin edilen yıldızlardan
kaynaklanan morötesi ışınlar, çevrelerinde bulunan maddenin
gökkuşağı renklerinde parlamasına yol açmaktadır.
Trapezium'un dışında, bu
yıldız fabrikası, oluşumlarının değişik aşamalarında olan yaklaşık
70 000 yıldız daha içermektedir. Bulutsu, bu haliyle, gökadamızdaki
bilinen en yoğun yıldız kümelerinden birisine sahiptir.
1995 baharında, uzay
teleskobu yönünü dört defa daha Orion Bulutsusu'na çevirdi ve 15
farklı bölgesinin değişik fotoğraflarını çekti. Uzun çalışmalar
sonucunda bu görüntüler birleştirilerek bulutsunun tutarlı bir
görüntüsü elde edilebildi.
O'Dell'in söylediğine göre, bulutsu oldukça karmaşık ve
şiddet dolu bir yer. Şok dalgaları, Orion bulutsusunun son
gizemlerinden birisidir. Astronomlar, şok dalgalarına yeni oluşan
yıldızlardan fışkıran gazların sebep olduğuna inanıyorlar. Gaz
fışkırmalarının, yıldız oluşturan gaz bulutundaki manyetik alandan
kaynaklandığı düşünülüyor. Bulut, kütle çekimi sayesinde sıkıştıkça,
manyetik alan da bir miktar sıkışıyor ama belirli bir yere kadar
sıkışıyor. Bu sınıra
ulaştığında, manyetik enerji dönen kütlenin dışına taşmaya başlıyor
ve yolu boyunca gaz parçacıklarının çok yüksek hızlara ulaşmasına
sebep oluyor. Manyetik enerjinin dışarı taşması için en uygun yer
ise kutuplar. Bu nedenle, bu fışkırmalar yeni doğan yıldızların
manyetik kutupların yerlerini gösteriyor olabilir.
Eğer, şok dalgaları, yeni
doğmuş yıldızlardaki aktif kuvvetlerin varlığı anlamına geliyorsa,
bu yıldızların çevresindeki gaz ve tozdan oluşan diskler
gezegenlerin oluşumuna dair en büyük kanıttır. Bu disklerin
incelenmesi bize, Güneş Sistemi'mizin nasıl oluştuğu konusunda bilgi
verebilir.
Bu gaz ve tozlardan oluşan
diskler Immanuel Kant'ın 1755 yılında ortaya attığı hipotezini
doğruluyor gibi görülüyor. Hipoteze göre dönen gaz bulutu bir
merkezde sıkışır ve yıldız oluşumunu sağlar. Arta kalan maddeler ise
dönmeye devam ederek gezegenleri oluşturur.
Yıldızları çevreleyen diskler
genellikle küresel değil düzdürler. (Eğer bir bulutsu gezegen
oluşturacaksa, dönüyor olmak zorundadır ve döndükçe de bir disk
halini alır.) Bu disklerden bazıları dairesel görünürler, çünkü
cismin görünüşü bakış açısına göre değişir. Diğerleri ise damla
şeklindedir. Bunun nedeni, maddenin, Trapezium yıldızlarından
kaynaklanan güçlü yıldız rüzgarları tarafından üflenmesidir.
Bazı diskler Güneş
Sistemi'mize oranla çok daha büyüktür. Bir tanesinin çapı Güneş
Sistemi'ninkinin yaklaşık 7.5 katıdır. Merkezinde ise bizim
güneşimizin üçte biri kütleye sahip kırmızı ve sönük bir yıldız
vardır.
Çevrelerinde disklere sahip olan yıldızların pek çoğu
muhtemelen kendi gezegenlerini oluşturacaklar. Henüz, yıldızlar çok
genç oldukları için, yıldızlardan herhangi birinin çevresinde
gezegen sistemine rastlanmadı. Ancak, benzer çalışmalar gökadamızda
pek çok yerde gezegenlerin olma ihitimalini kuvvetlendiriyor.
Şimdiye kadar, binlerce yıldızın aynı anda ve çok büyük kümeler
içinde doğdukları düşünülüyordu. Fakat Arizonadaki Kitt Peak Ulusal
Gözlemevi'ndeki astronomlar yeni kızılötesi teleskoplarını Orion
Bulutsusu'ndaki bir bölgeye çevirdiklerinde sadece 10-15 yıldızın
bulunduğu kümelerde de yıldızların oluşabildiğini gözlemlediler.
Bizim gökadamız Samanyolu'nda birçok yıldız bu şekilde oluşuyor
olabilir. Gözlenen yıldızların hemen hemen hepsi gaz ve tozdan
oluşan bir diske sahiptir ve herbiri bizim Güneş Sistemi'mize benzer
bir sistem olabilirler.
Yıldızların Oluşumu
Bir yıldızın oluşumu iki şeye ihtiyaç vardır. Bunlar;
Madde ve Maddeyi yüksek yoğunluklara ulaşana kadar sıkıştıracak bir
mekanizma. Madde uzayda olçukça fazladır. Bu maddeler hemen hemen
tümüyle çok küçük miktarlarda diğer elementler ve küçük toz
parçacıkları ve uzaysal çöplükler ile karışmış durumda bulunan
hidrojen gazından oluşmaktadır. Bazı bölgelerde gaz düzgün bir
biçimde dağılmış durumda iken diğer bazı bölgelerde de yoğunlaşmalar
görülür. Maddenin toplandığı yerlerde kütle çekimi daha kuvvetlidir.
Bu nedenle de gaz kendi kendini daha da sıkıştırarak yüksek
yoğunluklara çıkara bilir. Sonuçta tek başına Kütle Çekimi, Gaz’ı
yüksek yoğunluklara ulaşana kadar sıkıştıracak bir mekanizma
olabilir.
Yoğun, yeni doğmuş bir yıldızın çekirdeğinin çapı bir ışık
yılının yarısında daha küçüktür. (2R
» 4,05
trilyon kilometre) Ama bu boyut olgunlaşmış bir yıldızın
boyutlarından milyonlarca kat daha büyüktür. Kütle Çekimi ile
birleşen bir çok fiziksel kuvvet, bu ilkel yıldız çekirdeğinin
yapısını ve karakterini belirler. Sonuçta gaz bulutu kendi
çevresinde dönmekte olup manyetik kuvvetler tarafından da gittikçe
sıkıştırılır. Bulutun içinde büzülme ve çökmeye karşı koyan ısı ve
basınç vardır. İçeriye doğru etki eden Kütle Çekim kuvveti yeterince
büyük olduğunda bulut büzülmeye ve kendi merkezine doğru çökmeye
devam eder. Bu olay sürerken açığa çıkan nükleer enerji nedeniylede
ısı üretimi meydana gelmektedir. Açığa çıkan ısı kızılötesi ışınım
biçimine dönüşür. Büzülen gaz bulutunun yoğunluğu ve sıcaklığı
artar.Dönen bir bulutta merkez etrafında Güneş sistemi boyutlarında
bir gaz ve toz diski oluşabilir.Sonuçta kaçınılmaz olarak merkezde
sıcaklık 10.000.000
°C
(10 milyon derece santigrad)’ı bulur. Bu sıcaklıkta merkezde nükleer
tepkimeler başlar ve bulut bir yıldıza dönüşür. Bu evre Protostar
evresi olarak adlandırılır.
Oluşabilecek en küçük yıldız Güneşin kütlesinin onda biri
kadar olabilir en büyüğü ise 100 katı olabilir. Onda birinden daha
küçük kütleler hiçbir zaman sıcaklığını nükleer tepkime olabilecek
sıcaklığa gelene dek yükseltemezler. 100 katından daha büyük
olanlarda ise kendi ışınımlarının dışarıya doğru etkiyen basıncı ile
dağılırlar. Şimdiye kadar anlattıklarımızdan çıkan sonuç ise bir
yıldızın doğumu için gereken süre yıldızı kütlesi ile değişir. Bir
takım hesaplamalar ve ortaya konuşan teorilere göre Güneş’in doğumu yaklaşık
olarak 10 milyon yıl gerektirmiştir. Güneş kütlesinin onda birine
sahip kütleli yıldızların doğum süreleri 100 milyon yıl, Yüz katına
sahip bir yıldız içinde 10 bin yıla gerek vardır.
Yıldızların Yaşamı
Çağdaş astronomlar hiçbir şeyin gerçek anlamda kalıcı
olmadığını, muhakkak her objenin bir yaşamı ve ölümü olduğu
gerçeğini keşfetmişlerdir. On dokuzuncu yüzyılda yakın yıldızların
uzaklıkları ilk kez doğrudan ölçüldüğünde, astronomlar bazı
yıldızların, aynı uzaklıktaki diğer yıldızlardan daha parlak
göründüklerini ve dolayısı ile bütün yıldızların aynı karakteristik
ve kimyasal özellikleri taşımadıklarını keşfetmişlerdir.
En önemli buluş ise 1911 yılında Danimarkalı astronom Ejnar
HERTZSPRUNG ve 1913 yıllında Amerikalı astronom Henry Noris RUSSEL,
birbirlerinden habersiz yapılan iki araştırma sonucunda çok basit
ama halen geçerliliğini koruyan çok önemli bir gerçeği keşfettiler.
HERTZSPRUNG ve RUSSEL yakın yıldızları, renkleri bir eksende, ışıma
güçleri diğer eksende olmak üzere bir diyagrama yerleştirdiklerinde
yıldızların çoğunun diyagonal bir bantta yer aldıklarını gördüler
Bunun anlamı; yıldızların renkleri ile ışıma güçleri arasında bir
ilişkinin söz konusu olmasıdır. Bu diyagrama göre ışıma güçleri daha
fazla olan yıldızların renklerinin mavi daha az olanlarının da
kırmızı renkte olmasıydı. Böylece yakın yıldızların bu diyagram
üzerinde kırmızıdan maviye doğru değişen renklerde diyagonal bir
bant boyunca dizildikleri gerçeği yadsınamazdır. Eğer böyle bir
durum söz konusu olmasaydı yani eğer belli bir renkteki yıldızların
ışıma güçleri birbirinden çok farklı olabilseydi, o zaman
HERTZSPRUNG – RUSSEL diyagramına yerleştirilen yıldızların,
diyagramın her yerine dağılmış olmaları gerekirdi. Yıldızların
çoğunluğunun üzerinde yer aldığı bu diyagonal banda ANA KOL adı
verilmiştir. Ana kolun alt kısmında yer alan yıldızlar kırmızı
renkli sönük, üst tarafında yer alan yıldızlar ise mavi renkli ve
çok parlaktır.
Bir yıldızın ana koldaki yerini belirleyen en önemli
özelliği kütlesidir. Büyük kütleli yıldızlar daha mavimsi ve yüksek
ışıma gücüne sahip, küçük kütleli yıldızlar ise daha kırmızımsı ve
sönüktürler.

-
Bir yıldızın
tayfından o yıldızın tayf ve ışınım sınıfı belirlenebilmektedir.
-
Yıldızların
görünür parlaklıklarını elde edildikten sonra (görünür akısı) bu
durumda yıldızların uzaklıklarını kestirebiliriz.
-
Bu uzaklık
belirleme yöntemine tayfsal paralaks yöntemi denir.
Tayfsal Paralaks'a
Örnek
-
Görünür parlaklığı
aşağıdaki değer olan bir G2 Ia yıldızını (süperdev) gözleyelim
-
Mutlak parlaklığı
(H-R diyagramından) Mv = -5 elde edilir.
-
Yıldız bizden ne
kadar uzaktadır?
-
fakat mv
- Mv = -5 + log10(d)
=> log10(d) = 20/5 = 4
=> d = 10,000 pc

Tayfsal Sınıflama = Sıcaklık Sıralaması
Yıldızların Tayfsal Sınıflaması
|
Tür |
Sıcaklık (K) |
Özellikler |
Örnek |
|
O |
28000-60000 |
He II, Si IV, O III |
Orionis |
|
B |
10000-28000 |
He I, Si II, H I |
Rigel, Spica |
|
A |
7500-10000 |
H I, Fe II, Mg II |
Sirius, Vega |
|
F |
6000-7500 |
Nötr metaller, Fe I,
zayıf H I ve Ca II |
Canopus,
Polarius |
|
G |
5000-6000 |
Ca II, Nötr metaller |
Güneş, Capella |
|
K |
3500-5000 |
Nötr metaller,
Moleküler Bandlar, TiO |
Arcturus, Aldebaran |
|
M |
<3500 |
Moleküler Bandlar, TiO,
VO, Nötr Metaller |
Betelgeuse,
Antares |
Yıldızların Evrimi
Anakol Evrimi
Yıldızların merkezinde füzyon meydana gelir. H, He 'a dönüştürülür.
4 parçacık 1 parçacığa dönüştüğünden buradaki basınç düşer. Çekirdek
büzülerek sıcaklığını artırır. Bu dış katmanların ısıtılmasına neden
olarak bu katmanların dışarıya doğru genişlemesine neden olur.
Anakolda bulunmasına rağmen yıldızlar evrimleşir.

Devler ve
Süperdevler
H söndüğünde çekirdek büzülecektir.
Sıcaklığın artmasına rağmen He elementini yakamaz, çünkü ısının
100,000,000 K olması gereklidir. Fakat yüksek sıcaklık çekirdeği
saran kabukta H'nin yanmasını başlatacaktır. Artan basınç nedeniyle
yıldızı saran zarf dışarıya doğru genişleyecektir. Bunun neticesinde
bir dev veya bir süperdev yıldız haline gelecektir.
Dev ve Süperdev
Yıldızlar
Genişleyen yıldızlardır: yarıçapları çok büyüktür, büyük ışınım
gücüne sahiptir. Değişkenlik , Kütle kaybı, Çekirdekte çok yüksek
sıcaklık
Yıldız Evriminin Zaman Tablosu
|
Kütle (Mgüneş) |
Oluşum (yıl) |
Anakol (yıl) |
Dev Evresi (yıl) |
|
1 |
1x108 |
9x109 |
109 |
|
5 |
5x106 |
6x107 |
107 |
|
10 |
6x105 |
1x107 |
106 |
O-B Yıldız Öbekleri
Yüksek metal bolluğuna sahiptir.Yıldızlararası gaz ve toz
bulunabilir. Galaksimizin spiral kollarında bulunurlar. Genç
yıldızlardan oluşur. Her kümede ~100 ile 1000 arası
yıldız bulunur.~100 - 200 pc çapında,
Düzensiz biçime sahiptir. Yıldız yoğunluğu ~ 0.01 yıldız/pc3
kadardır. Galaksimizde ~80 tane var.
Örnek: Orion O-B Öbeği |